Murat Sevinç’in Londra’daki garsonluk yıllarını anlattığı kitabı Hey Garson!’, April Yayınları’dan çıktı. Sevinç’in Hey Garson!’u, özgürlük ve demokrasi kavramlarının gündelik yaşamdaki tezahürlerini, gitmenin ve kalmanın zorluklarını anlattığı programın ilk bölümü yayında.

Murat Sevinç’in Diken’de yazdığı çoğunlukla gündeme dair yazılarının yanı sıra gazeteduvaR’da anlattığı garsonluk anıları da ilgiyle okunuyor ve seviliyor. Kısa sürede kendine kemik bir okur kitlesi edinen bu yazılar, Sevinç’in ilk kitabı ‘Hey Garson!’da bir araya geldi. April Yayıncılık etiketiyle çıkan kitapta Murat Sevinç, lisansı bitirir bitirmez dil öğrenmek üzere gittiği Londra’da yaşadığı yaklaşık bir buçuk yıllık garsonluk deneyimlerini anlatıyor. Elbette bunlar öylesine gençlik anıları ya da seyahat notları değil.

İnsanları gözlemleyebilmek için son derece ideal bir meslek olarak garsonluk, Murat Sevinç’e de özellikle demokrasi ve eşitlik kavramlarının gündelik yaşamımızda nasıl konumlandığını çözümlemek için harika bir fırsat vermiş. Anılarında bu çözümlemelerini de açık yüreklilikle paylaşan Sevinç, coğrafyadan ziyade kültürlerden mürekkep minik bir atlas koyuyor önümüze.

Özellikle hükümet nezdinde de bir gündem maddesine dönüşen beyin göçü tartışmalarının alevlendiği bugünlerde Murat Sevinç, Medyapod’da yayınlanan Anlatsam Roman Olur programında‘Hey Garson!’ adlı yeni kitabı üzerinden gitmenin mi yoksa zor kalmanın mı zor olduğunu Nida Dinçtürk’e anlattı.

Gençler arasında çok popüler bir hayal, yurtdışına gitmek. Üstelik her zaman illa kariyer hedefiyle değil, “Bir şekilde kendimizi atalım da nasıl atarsak atalım” düşüncesiyle… Siz, zamanında gitmiş biri olarak bu genel eğilimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülke koşulları düşünülünce bu anlaşılabilir. Ben böyle taleplere tepki gösterilmesinden yana değilim. Gitmek isteyeni de kalmak isteyeni de desteklemekten yanayım. Ama alelacele buradan gitmek isteyenler, ileride, canlarını sıkacak bir tercih yapmış olduklarını düşünebilir. Birincisi,  yurtdışında yaşamak, oralarda tutunmak öyle kolay değil. Doğrusu, gitmek isteyen insanları biraz zorlu bir hayat bekliyor. Her şey hayal ettikleri gibi olmayabilir. Evet, böyle bir hayat seçilebilir ama insan kendine; kendi toprağında, kendi kültüründe biraz daha fazla şans tanımalı bana kalırsa. Gitmek isteyene destek olmalı, kabul ama kızgınlıkla gitmek isteyenlere de “biraz daha dur, düşün,” demeli. Dil için söylenen bir şey vardır ya, kendi dilini bilmeyen insanlar yabancı dili de öğrenemezler. İşte aynı şeyi yaşamın geneline de uyarlayabiliriz. Bu memlekette çok mutsuz olan, mutlu olmanın yollarını henüz keşfedememiş biri,bir başka ülkede çok mutlu olacağı bir yaşam kurabilecek mi hakikaten? Özetle: Burada kalmak isteyenler enayi değil, gitmek isteyenler de hain filan değil. İkisini de anlayıp hayatlarını kolaylaştırmaya çalışmakta yarar var sanırım.

‘Bu çocuklar özgürlük ve insan gibi yaşamak istiyorlar’

Beyin göçü devlet nezdinde de çok tartışılan bir konuya dönüştü. İlber Ortaylı bir açıklama yaptı: Burada lisans okuyup Amerika’da garsonluk yapıyorlar, diye. Bu gidişler biraz devlet tarafını da endişelendiriyor gibi görünüyor.

Endişelenmeliler zaten. Ama salt endişenin bir yararı yok. İnsanlar gitmek istiyorsa bunun nedenleri var. Bu dönemde gitmek isteyenlerin sayısı artıyorsa kuşkusuz bunun siyasi gerekçeleri söz konusu. Demek ki burada kendileri için bir gelecek göremiyorlar. Bizler ihraç edildikten sonra yurtdışındayken e-posta yazan birkaç öğrencim, çok iyi niyetle şunu sordular: “Siz bize her derste, gidin yurtdışında master-doktora yapın, gezin görün, dünyayı tanıyın bu çok önemli ama sonunda ülkenize dönün diyordunuz. Hala aynı şeyi mi düşünüyorsunuz?” Öğrenciye bun u sorduran şey, hocalarının atılmış olması tabii. Şu anda Türkiye’de mezuniyet durumuna gelen, kafası çalışan, az çok dil bilen ve akademi isteyen bir gence umut verecek nasıl bir akademi var, nasıl bir ülke var diye bakarsanız, bu insanların neden gitmek istediğini anlamak kolaylaşır.Ama Türkiye’yi yönetenler bunu anlamamakta ısrarcı. Şimdi çok matrak bir yöntem bulmuşlar: 24 bin TL verilecekmiş yurtdışındaki okumuş insanları tekrar Türkiye’ye getirmek için. Bu, sorunu hiç kavrayamadıklarını gösteren bir tutum. Doğrusu halihazırdaki yöneticilerin olup biteni anlama niyeti olduğunu da sanmıyorum. Para dışında; özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü, yaşam tarzına saygı gibi, insanların bir yerde yaşamasını sağlayan başka unsurlar da var. Bunlar üzerine düşünmezseniz, 24 bin lira verildiğinde araştırmacıların  geri döneceğini varsayabilirsiniz. Bakış açısını değiştirmek gerekli. Bu çocuklar özgürlük istiyorlar, insan gibi yaşamak istiyorlar. İnsan gibi yaşamaktan anladıkları da diğerlerinin ve iktidarın anladıklarından farklı.

Bu yanıtınız bana, kitaptaki bahşişlere çöken patronların hep Müslüman oldukları tespitinizi anımsattı. 

Burada belirleyici olan sadece Müslümanlık değil, onlar Doğuluydu. Biri Türk lokantasıydı, diğeri de Mısırlı bir patron. Şimdi, bahşiş vermeyen iki lokantanın sahibinin de Doğu’dan olması, hakikaten önemli bir gösterge. Oysa diğer kültürlerden olanlar, yapılması gerekenleri yapıp bahşişleri alması gereken insanlara veriyorlardı. Herhalde pek çok aklı başında insan, karşılaştığı insanın diniyle, etnik grubuyla, cinsiyetiyle ilgilenmez. Nasıl biri olduğuyla, bize nasıl davrandığıyla ilgilenir. Böyle yaklaşan insanlar için İngilte re’de yaşamak, Fransa’da yaşamak, Bulgaristan’da yaşamak ya da Suriye’de, İran’da, Irak’ta yaşamak çok büyük bir dert değil. Çünkü nasıl bir ortamda, nasıl bir dünyada ve nasıl insanlarla yaşadıklarına bakıyorlar. Daha önce Diken’deki bir yazıda örnek vermiştim: Çok uzun yıllar önce başka bir gerekçeyle gittiğim Norveç’te bir balıkçıya girdim. Balıkların adını bilmiyordum ve üzerlerindeki fiyatlara bakıp, diyelim ki 10 Kron, ondan bir kilo istedim. Parayı çıkardım, adam, “yalnız bu balık 15 Kron” dedi. Çünkü ben yanlış bir balık istemişim. Hata benim, o dilde balıkların isimlerini bilmiyorum. Doğal olarak bir 5 Kron daha çıkardım, balıkçı almadı. Ben inatla vermeye çalıştım, o da inatla almadı. Gerekçesini de şöyle açıkladı: Sen10 Kron olduğunu düşünerek bu balığı istedin. Dolayısıyla ben de senden 10 Kron alacağım dedi. Şimdi o ülkedeki din Evanjelik Luteryen. Birileri bakıp “bu adam cehenneme gidecek ama bilmem kaç tane ihaleyi götürmüş bir değerli müteahhidimiz, sırf başka bir dinden olduğu için cennete gidecek” dediğinde, bana çok ilginç geliyor! Doğrusu ben o balıkçı arkadaşımız her nereye gidecekse oraya gitmeyi tercih ederim.

‘İnsanları çeşitlilik içinde algılamalı’

Siz bu yaklaşık 1,5 yıllık garsonluk deneyiminizde coğrafyalara dair çok isabetli tahliller yapıyorsunuz. Tabii bunun garsonluğun insanları gözlemlemek için çok ideal bir meslek olmasıyla da alakası olmalı…

Tabii. Herhalde hayatım boyunca karşılaşmadığım kadar çok insanla karşılaştım. Bir de Londra’nın kozmopolit yapısı düşünülürse, karakter çeşitliliğine, farklı milletlerin nitelikleri ekleniyor. Hikâyeleri kâğıt pahalı olduğu için kısa kestim. Yoksa kitapta anlattığımın iki katı kadar daha anlatacak şey vardı. İnsanlar sigara paketi parasına kitap alabilsinler diye uzatmak istemedim! Bu yüzden Hintli, İngiliz lokantası filan, bunların hiçbirine değinmedim. Çalıştığımız her lokantada, mutfaklarda ve salonda (garsonlukta) arklı farklı kültürlerden çok insanla karşılaşıyorsunuz. Hakikaten çok zenginleştiren bir şey. Bizim millet, yeryüzünde eşi benzeri olmadığını düşünür biraz ama neyse ki yeryüzünde tek değiliz. Düşünsenize, dünyada6-7 milyar insan var. Biz hepi topu 70-80 milyon kişiyiz ve bunun da yalnızca bir kısmını tanıyoruz. O yüzden ben yurtdışına gitmek isteyen arkadaşlara da şunu hep hatırlıyorum: Batı dediğimiz, 300-400 milyon insandan oluşuyor. Bu dünya nüfusunun üç milyar kadarı da ağır yoksulluk içinde yaşıyor. Dolayısıyla biz en kötü durumda olanlardan değiliz  tabii. Bunu da kabul etmek lazım. Ayrıca örneğin İngiltere içinde çok kötü koşullarda yaşayan insanlar da var. Biz hep turistik gezi için gidiyoruz, orada yaşıyoruz ama insanlar orada turist değil. Türkiye’ye turist olarak gelenler de buraya çok hayran çünkü yoksul semtlerinde ve gecekondularında dolaşmıyorlar. O yüzden de –eğer taksici tarafından dolandırılmaz ya da tacize uğramazsa- hep güzel anılarla gidiyorlar.  İnsanları biraz çeşitlilik içinde algılamakta yarar var.

‘Çöp toplayan insanla bir bakan arasındaki fark, görev farkıdır’

Garsonlara teşekkür edilmediği için demokratik olmadığımız yönündeki tespitiniz üzerine de konuşalım istiyorum. Doğu toplumları neden zarafetin asaletini anlayamıyor?

Doğrusu, Doğu toplumu diye genelleştirmek istemem. Hakikaten İran’da garsonlara nasıl davrandıklarını bilmiyorum ama Türkiye’de biliyorum. Bu ülke insanı eşitlik ilkesinden fersah fersah uzak. Burada oturan müşteri kendini garsonla eşit görmüyor, AVM’ye giden, AVM çalışanı ile kendisini eşit görmüyor. AVM’de çok pahalı bir firmadaki tezgahtar, daha gariban bir firmadaki tezgahtarla kendisini eşit görmüyor. Elbette yalnızca bu yüzden demokratikleşemiyor değiliz ama demokrasi denilen sistem, devletle toplum arasındaki ilişkinin kuruluş biçimine dair bir kavram. Devlet, toplumu oluşturan bireylerin ‘eşitliği’ ilkesini gözetmiyor. Dolayısıyla toplumun fertleri de birbiriyle eşitlikçi ilişki kurmuyor. Oysa bu ülkede gece çöp toplayan insanla, bir bakan arasındaki fark, görev farkıdır. İkisinin de birer oyu vardır, ikisi de yurttaştır. Eşitsizliğin, nasıl yaşamın her alana sirayet ettiğine güncel bir örnek:  Emniyet güçlerinin son zamanlarda kimi muhalefet part isi milletvekillerini bu kadar kolay, göstere göstere itip kakması nasıl olabiliyor sizce? Bunu bir iktidar milletvekiline, bırakın milletvekilini, bir milletvekili yakınına yapma ihtimalleri var mı? Bu, iktidarla nasıl ilişki kurduğumuzla ilgili bir şey. Dolayısıyla, ideale yakın bir ‘birlikte yaşam’ kurulamıyor. Siz kendinizi garsonla eşit görmezseniz, o demokratik birlikte yaşamı kurma ihtimaliniz de kalkıyor ortadan.

Bu karakteristiğimiz biraz da siyasi tarihimizle ilintili öyleyse. Çünkü bu, Türklerin karakteristiği.

Bu, herhalde daha çok Doğu toplumlarına özgü bir şey. Bir İngiliz başbakan da kendini bir garsonla eşit görmüyor olabilir, ama bir garsona hakaret etse kamuoyunda ciddi bir tepkiyle karşılaşabilir. Bu konularda bizden daha iyi durumdalar, kabul etmek gerek. Baksanıza Orta Asya’ya. Türkmenistan’da bakanlar, devlet başkanı konuşurken adamın gözlerine bakamıyormuş. Aliyev karısını yardımcısı atadığında bütün bakanlar ayakta alkışladı. Türkiye, bu örneklerle karşılaştırıldığında daha iyi durumda tabii, kabul etmek lazım. En azından henüz o kadar delirmedik. Ama Türkiye’nin tarihinden ve kültüründen gelen nitelikler bunlar. Doğu ile Batı arasında, aslında epey Batılılaşmış ama tam da Batılılaşmamış, Doğulu nitelikleri de olan bir ülke. Bir güncel örnek daha: Dahil olduğumuz sistemin insan hakları mahkemesi, Demirtaş’ın tutukluluğu ile ilgili ihlal kararı verdi. Şimdi, bu çok Batılı bir şey ama gösterilen tepki ne kadar Doğulu: “Bizi bağlamaz!” İngiltere’de bir siyasetçi insan hakları mahkemesinin bütün kararlarına bayılmayabilir ama böyle bir açıklamayapmaz kolay kolay. Toplumsal kültür denilen bir şey var ve siyasal kültür de bunun bir sonucu. Kişisel olarak, eşitlik mücadelesinin bir demokrasi ve insanlaşma, yurttaş olma mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Kendisini diğer insanlarla eşit görmemeyi çok insanlıkdışı görüyorum doğrusu . Klasik burjuva demokrasisinin ‘eşitlik’ anlayışına şu anda muhtaç durumdayız, o başka mesele; ama ondan öte, sosyali stçe bir eşitliği savunuyorum. Hatırlarsınız  cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olan başbakanın kamu kaynaklarını çok kullandığı dile getirildiğinde, Bülent Arınç; “E, kendisi başbakan!” demişti. Eşitlik ilkesiyle hayatı boyunca hiç karşılaşmamış olması gerekir bir insanın bunu söyleyebilmesi için ve ne yazık ki Türkiye’de toplum ortalaması böyle düşünüyor.

Bu içeriği beğendiyseniz bizi Patreon üzerinden destekleyebilirsiniz.
Nida Dinçtürk

Nida Dinçtürk

İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümü mezunu. Gazeteciliğe Dünya Gazetesi'nde muhabirlik yaparak başladı. TRT Türk’te yapım asistanlığı yaptı. Sputnik'teki muhabirlik ve editörlük deneyimiyle aktif gazeteciliği bıraktı. İyi Kitap, Milliyet Kitap Eki, Milliyet Sanat ve gazeteduvaR için edebiyat yazıları yazmayı ve söyleşiler yapmayı sürdürüyor.

Tüm içerikleri gör

Bültenimize abone olun

Haftalık podcast bültenimize abone olun.